KİTABOOKU - Blogcu



KİTABOOKU

CEZA OLARAK KESİLEN EL

30/4/2009 · Kategori: 09-KISSALAR

Image Hosted by ImageShack.us
By sahafhakki
 

CEZA OLARAK KESİLEN EL

Şeyh Hamad (Ebu'l - Hayr Tınati) Hazretlerinin bir eli kesikti.

Bir gün müridlerinden biri küstahlık ederek ona elinin kesilmesine

sebep olan şeyin ne olduğunu sordu. Şeyh Ebû'l Hayr Tınati Hazretleri elinin kesilmesine sebep olan hâdiseyi şöyle anlattı:

- Gençliğimde bir günah işledim. Ondan dolayı elimi kestiler, buyurunca ne zaman olduğunu sordular.
Hz. Şeyh de meseleyi başından anlatmaya başladı:
- Ben mağrip diyarında oturmakta idim. Sefer çıkmayı ve biraz gezmeyi arzuladım. Tınattan ayrılıp İskenderiye'ye geldim. Orada oniki sene kaldım. İskenderiye'den sonra Dimyat'a çok gelen-giden olurdu. Irmağın başına otururlar, yemeklerini yerler ve sofralarını da kalenin dibine dökerlerdi. Ben kimseden habersiz, oradaki köpeklerle beraber dökülen ekmeklere üşüşür ve nasibimi alırdım. Yaz mevsiminde bütün azığım bu idi.
Kış olunca ise evimin etrafında çok saz yetişirdi. Ben sazların kökünün tazesini ve beyazını yerdim, kurularını atardım. Kışın da azığım bu idi.
Birgün hatırıma:
- Ey Ebu'l - Hayr, sen kendini mütevekkil zannedersin. Halkın yapmadığını yapıyorum zannedersin ama otlaklarda otluyorsun, bir şeyler bulup yiyorsun, diye geldi. Kendi kendime: "İlahi bundan sonra yerden biten hiçbir şeye el sürmeyeceğim, onlardan hiçbir şey yemeyeceğim. Ancak bana kendi lâfzından gönderirsen onu yiyeceğim. Senin izzetin hakkı için buna söz veriyorum." dedim. Böylece 12 gün geçti, namazın farzını sünnetini ve nafileleri tamamen kılıyordum.
12 gün de sadece nafileleri terk ederek namaza devam ettim. Sonra sünneti terk ettim. 12 gün sadece farz namazı kılmaya başladım. Sonra kıyamdan, daha sonra da oturarak kılmaktan âciz kalarak farzlarıda edâ edemez olmuştum. Sırrımla niyaz ederek:" Allahım bana farz kıldığın bir hizmetten sorguya çekmen ve kefil olduğun rızkımı da göndermen gerekir. Kefil olmakta devam ettiğin o rızkı bana fazlından ihsan eyle!... " diye yalvardım.
Ansızın önümde iki yuvarlak daire görüldü. İçinde de bir şey vardı. O iki yuvarlak kürs her gece bana gelir bende içindekini yer, gıdamı temin ederim.(Şeyh yediği şeyin ne olduğunu söylemediği gibi yanındakilerde sormadılar.)
Böylece bir müddet devam ettikten sonra bana gaza için sınır boyuna gitmem işaret edildi. Buralarını müslümanlar ellerinde bulunduruyorlardı. Ben sınır boyuna gittim. Bir köye vardım. Cuma günü idi.
Mescidin kapısında bir kaç kişi toplanmışlar sohbet ediyorlar, birisi anlatıyor öbürleri dinliyorlardı. Anlatan Zekeriya Aleyhisselâmın ağaca saklandığını ve müşrikler tarafından destere ile kesildiğini anlatmakta idi. O'nun sabrından bahs ederken ben içimden şöyle geçirdim: "Eğer bende olsaydım orada sabrederdim."
Oradan ayrılıp sınır boylarından Antakya'ya geldiğimde dostlarım bana bir kılınç - kalkan verdiler. Sonra sınır boyuna müteveccihen Allah'tan haya ettiğimden oralardaki meşeliğe geçtim. Gece deniz kenarına gelir, abdest alır, namaz kılardım. Gündüz olunca da yine o meşeliğe geçer düşmanın gelmesini beklerdim.
Birgün meşelikte gezerken yemişleinin bazısı olgunlaşmış, bazısı henüz olgunlaşmamış bir meyve ağacı gördüm. Bu çok hoşuma gitmişti. Allah'a verdiğim sözden o anda gafildim. Elimi uzatarak yemişlerden bir miktar topladım. Sonra birkaç tanesini yemeğe başladım. Bir kısmı ağzımda bir kısmı da eliğmde olduğu halde yeminim aklıma geldi. Hemen elimde olanları serptim, ağzımdakileri tükürdüm. Kendi kendime mihnet ve belâ vakti yaklaştı, dedim. Kılıcımı- kalkanımı ve mızrağımı bir kenara attım, bir ağacın dibine varıp elim şakağımda düşünmeye başladım. Hata işledim. Şimdi benim halim ne olacak diye düşünüyordum. Ben dalgın dalgın düşünmekte iken bir bir bölük atlı silahlı kişi gelerek etrafımı sardı. Sonra beni yaka- paça deniz kenarına emir (Reislerinin) yanına götürdüler.
Daha evvel bazı köylüler de benim gibi yakalanarak sultanın huzuruna getirilmiş, bekletiliyorlarmış. Sultan bana:
-Sen kimsin? Necisin? dedi.
Ben:
Allahın kullarından bir kulum, deyince de orada bulunan esir köylülere tanıyıp tanımadıklarını sordu.
Tanımadıklarını söylediler. Onlara:
- Bu sizin büyüğünüz, fakat siz onu mâzur göstermek için tanımadığınızı söylüyorsunuz, kendinizi feda ediyorsunuz, dedi.
Biraz sonra da kararını verdi. O kalabalıktan birer birer ayırıp birer el, birer ayaklarını kestiler. Sıra bana gelince:
- Elini uzat dediler.
Uzattım ve bir vuruşta sağ elimi kestiler. Ayağını da uzat dediklerinde sırtüstü yatarak ayağımı uzattım ve:
-Ya Rabbi! Elim günah işlemişti, kestirdin, ayağımın ne suçu var!... diye içimden yalvardım.
O anda atlılardan biri atından atlayarak:
- Durun, kesmeyin, bu adam falan zattır!. Ne yapıyorsunuz, dünyayı başımıza mı yıkacaklsınız. Ben bunu tanıyorum! diye bağırdı.
Bunun üzerine reis atından inerek o kesilen eli öptü. Bana da:
- Biz hata ettik, bizi affet, diye yalvardı.
Ben de:
- O suçlu bir eldi. Kestiniz, hakkımı helâl ettim, dedim.
Ondan sonra çok ağladım. Çünkü bir anlık dalgınlık yüzünden hem elimden olmuş hem de o her zaman nereye gitsem beni bulan yuvarlak kürsten mahrum olmuştum. İşte bu elimin kesilmesi böyle bir hadise sonucu olmuştur. Bu bir suçlu eldir ve cezasını çekmiştir. Allah ahirette çektirmesin..

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

NEFSİN SURLARINDAN BİZANS SURLARINA ;FATİH SULTAN MEHMED

20/4/2009 · Kategori: 05-SEMERKANDDAN

    NEFSİN SURLARINDAN BİZANS SURLARINA

Image Hosted by ImageShack.us
By sahafhakki at 2009-03-10

Dünya tarihini böylesine derinden etkileyen bu fethin komutanı, dehasıyla, cesaretiyle ve mücahid-sûfi şahsiyetiyle bu muhteşem olayın arkasındaki ruhu da temsil eder. Yani Fatih’i anlamak, fethi anlamaktır.


Osmanlı Devleti’nin yedinci padişahı Sultan İkinci Mehmed, genç yaşta devraldığı hükümdarlık vazifesine ne kadar layık olduğunu göstermişti. Azimli, şecaatli, zeki ve deha sahibiydi. Cesur ve tuttuğunu koparan karakteri ile Niğbolu’da, Varna’da, Kosova’da destanlar yazan dedelerini andırıyordu.

Roma’nın son kalıntısı Bizansı alarak tarihin akışını değiştirmeye hazırlanırken, kendisinden önce altı kere tekrarlanan kuşatmaların başarısızlık sebeplerini gözden geçirmişti. Bir taraftan taktik ve stratejik plânlarını tamamlarken, bir taraftan da Bizans’ın güçlü surlarının arkasındaki köhne zihniyeti tarih sahnesinden silmek için manevi yönden de kendini hazırlamıştı.

Bütün hazırlıklarını tamamladığında Bizans surlarına bakıp: “Eğer o kalenin benim elimde fetholunması mukadder olmuşsa, burçları ve duvarları değil taştan-topraktan, çelikten bile olsa, eritip mum gibi yumuşacık yaparım” diyordu.

Bir fatih yetiştirmek

Image Hosted by ImageShack.us
By sahafhakki at 2009-04-19
Genç padişah, Bizans’ın surlarını mum gibi eritecek azim ve iradeye, şecaat ve imana nasıl kavuşmuştu? Bu işin sırrı ne idi?

Gemileri karadan yürüten, havan topunu icat eden, Boğazkesen Hisarı’nı yaptıran, Balkanlar’daki hıristiyan devletlerini, Anadolu’daki beylikleri etkisiz hale getiren askeri ve siyasi dehanın hamurunu kimler, nasıl yoğurmuşlardı?

Babası İkinci Murad, mükemmel bir devlet adamı olmasının yanı sıra, bir tasavvuf ehli idi. Buharalı alim ve mutasavvıf Emir Sultan (K.S.)’ın sohbet ve muhabbetiyle yoğrulmuş, Hacı Bayram Velî (K.S.) Hazretleri’nin manevi tasarrufunda kemâl bulmuştu.

İkinci Murad, İstanbul’un fethini çok arzulayan bir padişahtı. Bu düşüncesini, “İstanbul bize lazım, himmet et de şu şehri alalım” diye Hacı Bayram-ı Veli (K.S.) Hazretlerine açtığında, şeyh: “Beğim, bu şehri sen alamayacaksın, ben de göremeyeceğim. Beşikteki şehzade ile bizim köse alacaktır.” diyerek, Akşemseddin ile Şehzade Mehmed’in bu kutlu cihadı gerçekleştireceğini kalp gözü ile görüp, söylemişti.

Sultan Murad da bu büyük vazife için oğlunun seçilmiş olduğunu anlayarak, ona zemin hazırlamış, Balkanlar’da İkinci Kosova ve Varna gibi iki büyük zafer kazanarak hıristiyan Avrupa’nın gücünü kırmıştı. Osman Gaziye atfedilen bir şiiri de devamlı olarak şehzadesinin kulağına fısıldamaktaydı: “İstanbul’u aç, gülzar yap!”

Osmanlı sarayında ilk ciddi eğitim sisteminin temellerini atan İkinci Murad, devrin en kâmil alimlerini sarayda toplayarak, şehzade Mehmed’in eğitimini beş yaşında Kur’an-ı Kerim’le başlatmıştı. Böylece Şehzade Mehmed, devrin en değerli alimlerinin karşısında diz çökmüş, okumayı Molla Güranî’den sökmüştü.

Molla Güranî, Şehzade Mehmed padişah olduktan sonra bile, hayat tarzını ve davranışlarını değiştirmeyerek, vezirlik teklifini geri çevirmiş, sultanın önünde eğilmemiş, yediğinin-içtiğinin haram olmaması konusunda onu ikaz etmeye devam etmişti.

Fatih’in ikinci hocası, zamanının İmam-ı Azamı olarak kabul edilen Molla Husrev idi. Molla Husrev, Ali Kuşçu ile birlikte Semaniye Medreseleri’nin temellerini atmıştı. Şehzade Mehmed, bir çok kere onun atının önü sıra yürüyerek derse gitmişti.

Şehzade Mehmed’i fatihlik kıvamına getiren diğer bir hocası da Hocazade ünvanıyla anılan Muslihittin Mustafa idi. Ali Tusî onun hakkında Ali Kuşçu’ya şunları söylemişti: “Edirne’de Hocazade denilen bir kimse vardır; onunla iyi geçin. Zira o öyle bir kimsedir ki bütün alemin meçhulü olan şeyler, onun malumudur.”

Şehzade Mehmed, mahir üstadlar elinde öyle bir zihni ve ruhi terbiyeden geçti ki, kısa zamanda kendi dilinden başka beş dil konuşan, doğu ve batı kahramanlarının hayatlarını bilen, tarih bilinci olan, itidal sahibi, kudretinin şuurunda, ne istediğini bilen, tuttuğunu koparan, dış dünyası ile iç alemi dengeli, Peygamber (A.S.) tarafından vaad edilen müjdeyi yerine getirecek kıvamda bir fatih olup çıktı.

Önce manevi fetih

Şehzade Mehmed’in, Fatih gibi bir cihangire dönüşmesinde en büyük pay, hiç şüphesiz kâmil ve mükemmil bir mürşid olan Akşemseddin Hazretleri’ne aitti.

Araştırmacı ve yazar Samiha Ayverdi, bu gerçeğin altını çizerek büyük fethin sırrına şöyle parmak basar:

“Mürşid, genç müridini her şeyden evvel nefsin zindanından kurtararak hürriyetine kavuşturdu. Zira insanoğlunun, aşkı ve imanı nisbetinde istiklâle kavuşacağı; izafi hürriyetten mutlak hürriyete erişeceği bir hakikatti.

Kitleler, çok zaman küçük insanların elinde kalmak bedbahtlığına uğrar. Dünyanın bozuk düzenle hasta, mecalsiz düştüğü devirler, işte bu yetersiz idarecilerin elinde karanlıklara gömülüp, önlerini ardlarını göremedikleri zamanlardır. Dünya tarihine bir göz atarsak, beşeriyet ne bulmuşsa, tasavvuf şuuruna doğru yol aldığı zamanlarda bulmuştur. Ne kaybetmişse de ondan baş çektiği ve maddecilik taassubu ile elele verdiği zamanlarda kaybetmiştir.”

Eğer Fatih, fikirde ve fiilde tasavvuf şuuru ile hemdem olmasaydı, yine de dünyanın sayılı cihangirleriyle boy ölçüşebilir, fakat bu fatih olamazdı. Bu fatih ki, tasavvuf mayasıyla yoğurduğu zihni ve ruhundaki ahenkle, yeryüzünde örnek insan tipinin bir misali oldu ve örnek çağı getirdi.

Akşemseddin, Fatih’deki gizli kudreti harekete geçiren hakiki bir mürşid. Sultan Mehmed ise mürşidinden aldığı feyzi omuzlayacak güçte bir müriddi.

Şirkin doğudaki son karakolu Bizans’ın karşısında tevhidin zaferi, ancak böyle dünya ve ukba dengesini kurabilmiş, iki deha tarafından taçlandırılabilirdi.

Bir tarafta, maddecilik ve dalâlet bataklığına gömülmüş; meleklerin erkek mi dişi mi olduğunu tartışan, hiçbir sahih delile dayanmadan gayb hakkında hükümler veren, hurafe gösterisi ayinlerle “kâfir türkler(!)”in saldırısını bertaraf etmeye çalışan kilise... Taht için birbirinin altını oyan siyasiler, savaş yeteneğini yitirmiş ordusu ile köhne Bizans...

Diğer tarafta, seferde bile alimleri yanından ayırmayan, onlarla devamlı istişare eden, gerilik ve cehaletle mücadele etmeyi prensip edinmiş, taassubun en şuurlu muhalifi olan tasavvuf ikliminde yetişmiş, devrinin bütün bilgileriyle mücehhez, başında danişmend sarığı bulunan mütefekkir bir müslüman hükümdar bulunuyordu.

Savaş, Hak’la batılın, Tevhid ile şirkin mücadelesi olarak tezahür ediyordu.

Fatih şanslı bir hükümdardı. Devirler kapatıp devirler açan bir mevkide olmasına rağmen, elini öpeceği bir üstadı, karşısında nazlanıp sesini yükseltse de, “hizaya gel!” diye uyaran bir efendisi vardı.

Elliüç günlük çetin ve kanlı muhasara esnasında arkasında, “korkma alacaksın!” diyen bir ses yankılanıyordu.

Ve “Feth-i Mübin” gerçekleştiğinde, 23 yaşındaki büyük serdar şehre girerken, sağ ve solunda Molla Gürani, Molla Hüsrev, Ak Şemseddin ve Akbıyık Sultanlar da vardı. Padişaha çiçek sunmak için yollara düşen Bizans kızları, hükümdarın bir delikanlı olduğunu bilmeden ellerindeki çiçekleri ak sakallı ihtiyara uzattaklarında o, “padişah ben değilim!” diye yanındaki genç serdarı gösteriyordu. Lakin Fatih fevkalâde ince bir üslupla: “Verin, verin!.. Padişah benim ama o benim hocamdır.” diyerek tebessüm ediyordu.

İşte fetihteki sır... Bugün bu sırra ne kadar muhtacız... Fethin askeri, siyasi, stratejik tahlilini yaparken, manevi boyutunu nasıl ihmal edebiliriz.

Muzaffer Taşyürek

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::

<-- Zirve100 kodu baslangici -->
Zirve100 En iyi

Zirve100 En iyi