14-HiKAYELER - KİTABOOKU - Blogcu



KİTABOOKU

Kuşlar ve Ağaçlar Çizmek

3/5/2007 · Kategori: 14-HiKAYELER

Image Hosted by ImageShack.us

Yusuf isminde küçük ama akıllı bir çocuk vardı. Yedi yaşını dolduran her çocuk gibi o da okula başladı. Okulunu çok sevmişti, o yüzden hep neşeyle gitmekteydi okuluna. Hattâ bu akıllı çocuk, kestirme bir yol bulduğundan, okuluna herkesten daha çabuk varıyordu.
Okula başladıklarının onuncu günü öğretmenleri onlara: ‘Haydi çocuklar, bugün resim yapalım.’ dedi.

‘Ne güzel olur öğretmenim!’ dedi Yusuf, çünkü resim yapmaktan hoşlanıyordu. Zira resimle, duygu ve hayallerini daha rahat ortaya koyabiliyordu.
Resim yapma teklifi Yusuf’u bir hayli heyecanlandırmıştı... Belgesellerde gördüğü aslanları, kaplanları, geyikleri ve her çeşitten çiçeği çizmeye can atıyordu.

Öğretmenleri: ‘Haydi çocuklar, öncelikle bir ağaç çizelim.’ dedi.
‘Olur.’ dedi Yusuf ve türlü türlü ağaçlar çizmeye koyuldu. Rengarenk ağaçlar çizmekteydi içinden geldiğince; pembeli, mavili, turunculu.. elindeki pasteller yettiğince.

Çocukların hemen çizmeye koyulduğunu görünce öğretmenleri: ‘Durun hele!’ diye müdahale etti, ‘Aklınıza estiği gibi yapmayın, önce nasıl yapacağınızı göstereyim, sonra bana bakarak yaparsanız... Bakın işte böyle!’
Öğretmen, renkli tebeşirlerle kahverengi gövdeli, yeşil yapraklı bir elma ağacı çizdi tahtaya.

Öğretmen, Yusuf’un çizdiklerini görünce onu, ‘Ben size bir ağaç çizin dedim, sen ise koca bir orman yapmışsın Yusuf..!’ diyerek uyardı. Sonra da sınıfa dönerek: ‘Çocuklar, sakın söylediklerimin dışına çıkmayın. Bir de ağaçlar bu renklerde olmaz, bakın tahtaya örneğini çizdim. Şimdi herkes aynısını çizsin!’ dedi.

Yusuf bir öğretmenin resmine, bir de kendi resmine baktı. Kendi yaptıklarını daha çok sevdi; ama çekindiğinden bunu söyleyemedi. Mecburiyetten yeni bir sayfa çevirip öğretmeninki gibi kahverengi gövdeli, yeşil yapraklı ağaçlar yapmaya başladı; ama içine sindiğinden değil, sadece öğretmeni istediği için, ona ters düşmüş olmamak için!

Eve gelince çantasını kenara bırakıp televizyonun karşısına oturdu. En sevdiği program olan belgesel başlamıştı. Şimdi belgeseldeki ağaç ve hayvanlara daha dikkatli bakmaya başladı, özellikle de renklerine... O gece rüyasında tek tip ağaçlar görüp durmuştu. Sabah biraz neşesiz uyandı, kendisini dinlenememiş hissediyordu. Çünkü –önceki günlerdeki gibi– hayalinde canlandırdığı cıvıl cıvıl koruluklar arasında dolaşamamıştı gece!

Bir başka gün Yusuf, sınıfın kapısını hızla açıp içeri girdiğinde öğretmeniyle burun buruna geldi. Yusuf’un sağ kulağından tutup havaya kaldıran öğretmen:

‘Bir daha benden sonra sınıfa girdiğini görmeyeyim! Haydi şimdi yerine otur!’ diye çıkıştı.

Sırasına gömülen Yusuf kulağını ovuştururken, içten içe annesine kızıyordu; kendisini böyle bir duruma katlanmaya mecbur etti diye. Daha birkaç hafta önce hoplaya zıplaya okula geldiği günleri unutup gitmişti.
Tahtanın önünde duran öğretmen:

‘Bugün hayvan resimleri çizeceğiz, öncelikle herkes bir güvercin resmi çizsin.’ dedi.

Resim deyince, bir anda içi açılmıştı Yusuf’un; ‘Ne iyi..’ dedi ve boyalarına sarıldı. Kuru boya kalemiyle gökyüzünde uçuşan rengarenk güvercinler yapıverdi. Onların da altında öğretmenlerinin öğrettiği şekilde ağaçlardan oluşan bir ormanlık çizdi: yeşil yapraklı, kahverengi gövdeli... O ormanın içine çeşit çeşit hayvan çiziverdi: yılanlar, kaplanlar, filler, ceylanlar... Hepsi de olduğundan farklı renklerde. Şimdi kendisini daha iyi hissediyordu; az önceki halinden eser kalmamıştı.

Ama öğretmeni: ‘Durun hele, kendi keyfinize göre yapmayın!’ dedi. Öğretmen tahtaya uçan beyaz bir güvercin resmi çizdi ve: ‘İşte böyle güvercinler yapın.’ dedi.

Küçük Yusuf bir öğretmenin yaptığına baktı, bir de kendi yaptığına. Kendi yaptıklarını daha çok sevmiş olsa da, öğretmenin tepkisinden çekindiği için, bunu söyleyemedi. İstemeyerek de olsa yeni bir sayfa açıp, tahtadaki resme benzer güvercin resimleri çizmeye başladı.
Günler böyle akıp gidiyordu. Yusuf artık kendiliğinden hiçbir şey yapamaz olmuştu. İstenilen resimleri, yazıları ve beden hareketlerini ortaya koyabiliyordu ancak...

...

İkinci dönem öğretmenleri değişti, ilk öğretmeninin tayini başka bir okula çıkmıştı.

Bekir ismindeki yeni öğretmenleri daha ilk gün öğrencilerine:
‘Bugün resim dersimizde hayvan resimleri çizeceğiz, haydi çocuklar başlayın.’ dediğinde, çocuklar birbirine bakmaya başlamıştı.

Yusuf: ‘Ne yapacağız öğretmenim?’ diye sorduğunda, ‘Ne isterseniz...’ diye cevaplamıştı Bekir öğretmen.

Bütün çocuklar gibi Yusuf da beyaz bir güvercin resmi yaptı. Öğretmen herkesin resmine baka baka Yusuf’un yanına geldiğinde, şu soruyu sormadan edemedi:

‘Niye hep aynı tip resimler yapıyorsunuz yavrucuğum?’

Yusuf: ‘Çünkü biz önceki öğretmenimizden bu şekilde öğrendik.’ dedi.

Öğretmenleri şaşkınlıkla: ‘Herkes aynı resmi yaparsa ve aynı renkleri kullanırsa; farklarınız nasıl anlaşılır ki?’ dedi.

‘Onu bilemem; ama biz böyle öğrendik.’ dedi Yusuf.

Bu sefer öğretmenleri: ‘Pekiyi, o zaman bir ağaç resmi yapın.’ dedi. Diğer arkadaşları gibi kahverengi gövdeli, yeşil yapraklı ağaçlar yapmaya başladı Yusuf.

Yine aynı tip resimlerin çizildiğini gören Bekir öğretmen: ‘Bu hâliyle çocukların hayal derinliğini ve yeteneklerini nasıl ölçebilirim, en önemlisi; çocukların kaybettiği hayal gücünü onlara tekrar nasıl kazandırabilirim ki?’ diye düşünmeye başladı.

Aklına çocukları resim sergilerine götürme fikri geldi. Bekir öğretmen öğrencilerini hafta sonları resim sergilerine götürüyor, galeride resimleri sergilenen ressamlarla onları konuşturuyordu. Öğrencilerin özgün düşünme ve bunları ortaya koyma yollarını aralıyordu; en azından böyle bir alternatif sağlamaya çalışıyordu. Semerelerinin görülmesini ise zamana bırakmıştı.

...

Aradan geçen yirmi yıl boyunca Bekir öğretmen aynı okulda yüzlerce öğrenci yetiştirdi; öğrencilerinin iyi yetişmesi için çırpınıp durdu.

Yeni devraldığı sınıfı, bir resim sergisine götürmüştü. Sergideki resimler sıra dışı idi; her renk ve şekilde ağaç ve kuş tabloları vardı. Çocuklar, resimlere hayran hayran bakıyordu; çocuksu düşlerindeki manzaralar, tuvallere fırlamıştı âdeta!
Çocuklar beğeni ile resimlere bakarlarken, serginin girişindeki masada çevresinde toplanmış hayranlarına imza dağıtan bir şahıs ise, arada bir Bekir öğretmene bakıyordu; sonunda dayanamayarak yerinden doğruldu ve Bekir öğretmenin yanına geldi.

Bekir öğretmen daha ne olduğunu anlayamadan uzanıp onun elini öptü bu şahıs ve: ‘Bekir hocam, sizsiniz değil mi?’ dedi. Bekir öğretmen şaşırmış gözlerle bakıyor ve onu hatırlamaya çalışıyordu:

‘Evet! Ama sizi hatırlayamadım beyefendi!..’ dedi.

‘Ben Yusuf’um öğretmenim... Hani kaybettiği hayal gücünü kazanmaya vesile olduğunuz öğrencilerinizden Yusuf!’ Şaşkın ve soran bakışları, şefkatle ve sevgiyle ışımaya başladı bir anda Bekir öğretmenin. Öğrenciler de resimlere bakmayı bırakmışlar, öğretmenleri ve onunla konuşan şahsın çevresini sarmış, konuşulanları ilgiyle dinliyorlardı:

‘Hatırladım Yusuf’um, hatırlamaz olur muyum? Ama Maşaallah koca adam olmuşsun. Görüyorum ki, bir zamanlar heyecanla sergilere gelen küçük Yusuf, şimdi büyük bir ressam olmuş...’

Ressam Yusuf Bey: ‘Sağ olun hocam, eğer sizin özverileriniz olmasa, bu mümkün olamazdı.’ dedi ve sözünü şöyle tamamladı:
 “Joseph Joubert’in, ‘ruhun gözü’ dediği hayal gücümü kaybetmemeye çalıştım. Zira, bir zamanlar sıkça söylediğiniz gibi Brooks Cairns’in deyişiyle:
‘Herkes gibi olmaya çalışmamak gerek, zaten dünyada yeterince alelâdelik var.’ değil mi hocam?”


Ramazan KERPETEN
* Bu hikâye, Helen Buckley’in bir hikâyesinden uyarlanmıştır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!

SEN DE MUHACİRSİN.

8/3/2007 · Kategori: 14-HiKAYELER

Sen De Muhacirsin
Cüneyt EREN

Hicret...
Ne hoş, ne ulvî...
Yeni ve bilinmeyen bir dünyaya yolculuk...
Ardında gemileri yakarak...
Ardında sevgiliyi, sevenleri, can dostları bırakarak.
Omzunda üç çocuklu bir ailenin yükü...
Ve de sırtta mukaddes bir emanet..
Güvenilen sadece Allah!
Ardında vefa timsali can dostları...

Türkiye'deki bütün birikimimizi terk ederek, böyle yoğun hislerle çıkmıştık yola. Yol uzun, yük ağır... Gözümüz sadece ileriye bakıyordu. Çünkü ufkumuz öndeydi. İnsan, gözlerinin görebildiği o son sınırda ne arar? Ufuktaki ümit değil midir beklenen? Kısık gözlerle aranan? İşte bunun için, ufuk ile ümit birbirleriyle özdeşleşmiştir âdeta.

Bizden de kıyısından katılmamız istendi bu kervana.

Hayır diyemezdik; zîrâ yüke bir omuz vermekti istenen bizden.

Hayır diyemezdik; zîrâ o yük hepimizindi, bizimdi aslen.

İşimden istifa etmiştim, eşyalarımızı da satmıştık. Aklımızda sadece geri dönülmemek üzere olan yolculuk... Bazıları gülmüştü böyle güzel bir vazifeden ayrılma talebime. Bazıları da mânâ verememişti.

Ama bazıları da vardı ki, teşvik etmiş, duada bulunarak güce güç katmıştı.

Ziyaret edip vedalaştığımız muhterem büyüklerimizden de dua istemiştik. Beni kucaklamış ve “Asıl sizin dualarınız makbul, siz hicret ediyorsunuz.” demişlerdi.

Türkiye'den ayrılma vakti gelmişti. Ailelerimizle vedalaşarak, çoluk çocuk, bizi bekleyen bilinmezliğe doğru yola koyulduk...

Mutlu ve ümitliydik.

Uçağın içinde birbirimize bakıyorduk. Çocuklarımızla yan yana oturmuştuk. Henüz iki aylık bebeğimiz de kucağımızdaydı .

Kuş gibi çarpıyordu kalblerimiz. Can dostlardan, vatandan ve hatıralardan ayrılığın hüznünü çocukların anneleri belli etmemeye çalışıyordu. Göz göze geldiğimiz anlarda tebessümden yardım umuyorduk.

Yol boyunca hicretten bahsettik: muhacirlerden, kudsiyetinden, sevabından...

İlk soru büyük oğlumdan geldi:
- Baba bizler muhacir miyiz artık?

- Elbette oğlum, hepimiz muhaciriz. Allah'a olan güvenimle, bitmeyecek aşk ve sevgimle söylemiştim bunu...

Küçük oğlum:
- Ben de mi baba?

‘Ona da, ‘evet’ demiştim annesine gülümseyerek.

Birkaç dakika sonra eşimle en küçüğün altını değiştirmek üzere arka kabindeki tuvalete gittik. Bebeği üzerine koyacağımız portatif masayı çekince masanın üzerinde, “Hello my Father. I'm a Mohacir” (Merhaba baba, ben muhacirim) yazısı ilişti gözümüze.

Çok şaşırmıştık. Ne kadar hoş bir tevafuktu. Birbirimize baktık bir süre... Kim yazmış olabilirdi?

Bu, bizden önce hicret eden aynı yolun yolcularından bir muhacir çocuğun tarihe not düşmesiydi belki. Tam ihtiyaç anında, bu ilâhî ikramla bize yalnız olmadığımız hatırlatılıyordu. Âdeta bu yazıyla, iki aylık bebeğimiz de bizim konuşmalarımıza iştirak etmiş, hissiyatımıza ortak olmak istemişti. Bu bize yetmez miydi?..

İnsan bazen hâdiseleri yaşarken, taşıdığı ehemmiyet ve kıymetinin büyüklüğü ölçüsünde değerlendiremiyor. Ama, kâinat içinde bir yaprağın dahi bir kader ağı içerisinde, bir ilim ve hikmet örgüsüyle dalından düşmesinin takdir edildiği hakikati de, insana başıboş olmadığını hatırlatıyor.

Evet biz de başıboş değildik. O anda ve ondan sonraki hayatımızın her anında. Bunu hayatımız boyunca hep hissettik, gördük.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::

<-- Zirve100 kodu baslangici -->
Zirve100 En iyi

Zirve100 En iyi