Çocuklarımız Neden Başarısız

2006-12-21 09:38:00

Aileler Köle Zihinli Çocuklar Yetiştiriyor Bir Öğretmen arkadaşımız anlattı. “Okulların açıldığı gün bir anne elinden tuttuğu çocuğu ile birlikte sınıfa girdi. Benim içeride olduğuma aldırış etmeksizin ön sırada oturan bir çocuğu kaldırdı; yerine kendi çocuğunu oturttu. Sonra bana döndü, ‘Çocuğumu buradan kaldırmayın; ön sırada otursun.’ dedi. Ağzım bir karış açık kaldı. ‘Çocuk’ dediği ortaokul üçüncü sınıf öğrencisiydi...” Bu olayın tamamını ve yorumumuzu başka sayımızda vermeye çalışacağız. Ailelerimiz, farkında olmadan köle zihinli çocuklar yetiştiriyorlar. Köle zihinlerin kendilerine güveni olmadığı gibi; kişilik de kazanamazlar. kendi başlarına bir karar veremez; yeni bir şey üretemezler. Çünkü; neyi, nasıl ve ne zaman yapacaklarına hep anne-baba karar vermekte; çocuk sadece verilen emre uymaktadır. Dikta ve militarist rejimlerde insanlar düşünmeyi unutur, zihin tembeli olurlar. Konuyu sosyolojik açıdan ele aldığımızda, devlet modelimizle aile modelimizin paralellik arzettiğini görüyoruz. Devlet “Baba”dır. Baba ne derse o olur. Eğitim devlet babanın tekelindedir. Okullarda neyin, ne zaman ve nasıl okutulacağına milyonların adına ve milyonlara sormadan birkaç atanmış seçkin insan karar vermektedir. Rahmetli Prof. Mümtaz Turhan Hoca’nın çok güzel bir tesbiti vardı: “Avrupalı gibi giyiniyor, Avrupalı gibi eğleniyor, Avrupalı gibi tüketiyoruz; ancak Avrupalı gibi düşünemiyoruz. Avrupalının ilmî zihniyetini kazanamadığımız için üretemiyor, buluş yapamıyoruz.” Hayır, gençlerimiz saygısız değiller. Saygı istenilmez, verilir. Zoraki saygının hiçbir değeri yoktur. Bilgi ve düşünce yönünden bizden çok ilerideler. Daha serbest ve daha hür düşünüyorlar. Onlara yetişemediğimiz için, anlamakta zorluk çekiyoruz. Bizim dar kalıplarımıza girmedikleri için kızıyoruz. Çağımız, hür düşüncenin ve bilginin hâkim olduğu bir çağ. Çocuklarımız hızlı öğreniyorlar. “Multimedya” sayesinde bilgiye ulaşma... Devamı

BİR CENİNİN HATIRA DEFTERİ

2006-12-20 04:16:00

Gözlerim yoktu, gözlerimin olmadığını bir Sen gördün. Görmüyorum. Görme isteğime bile körüm. Görmek istediğimi bilmiyorum. Gözlerim yok. Ne renklerden haberim var, ne şekilleri tahmin edebilirim. Sen bana gözlerimi verdin. Görmek istediklerimi de Sen verdin.Görme isteğimi gördün. Ben görmek istiyor bile değilken, beni gördün. Gözümün göreceklerini gördün. Gözümü verdin, gözümün göreceklerini verdin. Işığı ve gölgeyi, her şeyi, her şekli, her rengi... Sen gördün, Sen verdin. Elim yoktu, Sen elimden tuttun. Elimden tutan yok. Tutunacak bir dal da bilmem. Ellerim yok. Ne avucumda avunacak bir şeyim, ne elde tutmak istediğim.Yok. Sen bana el verdin. Beni elimden tuttun. Elimden tutacak ana baba verdin. Elde edeceklerimi Sen hazır ettin. Herşey Senin ‘kudret eli’ne tutundu. Ben, ellerim ve elde edeceklerim, öylece ele avuca geldi. Sağırdım, bana Sen kulak verdin. Bir haber yok, kötüsü bile. Sesler uzak, müzik yabancı, ahenk dargın. İşitemiyorum. Kulaklarım yok. Bana Sen kulak verdin. Kulaklarım oldu. Dalgaların sesini işiten, mahrem fısıltılardan haberli kulaklarım oldu. Kuru yaprağın dalından düşüşünü duyan, rüzgârın ıslığına ritim veren, yağmurun yağışına ahenk katan, her notada ruhuma yeniden üfleyen Sen’sin. Bana kulak verdin. Herşeyi, her an işiten Sen. Ben kulak sahibi değilken, işitmek istediklerini işittin. Ben müzikten bilmezken, ben rüzgârın ve denizin sesini işitmezken, ben annemin sesini tanımazken, ben sağır iken, beni Sen işittin, arzularıma Sen kulak verdin, iç çekişlerimi Sen duydun. Beni işittin, işitmek istediklerime Sen ses verdin. Beni işitir eyledin. Dilim dönmüyordu, Sen bana söz verdin. Dilim dönmüyor. Sesim çıkmıyor. Dudaklarım suskun. Konuşma yok, bir hece bile. Damaklarıma hiç değmedi dilim. Her dudak arasını gül bahçesine çeviren o ince çizgi, bir tebessüm yok, tebessüm eden de yok. Öpecek yok beni. Ve öpemem de. Daha dudağım dudağıma değmedi. “Ağzı var dili yok”... Devamı

ÇOCUK VE OYUN

2006-12-19 06:24:00

Çocuklar niçin oyun oynar hiç düşündünüz mü? Yapacak başka işleri olmadığı için mi? Yoksa ayak altında dolanıp anne-babalarını lüzumsuz yere meşgul etmemek için mi? Elbette hayır! Oyun çocuk için gerçek bir ihtiyaçtır ve onun bedensel, psikolojik, sosyal ve zihinsel gelişimi açısından çok önemlidir. Oyun oynamak çocukluk çağına özgü psikolojik, fizyolojik ve sosyal içerikli bir olgudur. Genellikle kendiliğinden doğan, içten, hür iradeye dayalı olarak ortaya çıkan oyun süreci çocuklar için neredeyse hayatî önem arzedecek kadar kıymetlidir. Çocuğumuzun hasta veya hastalanmak üzere olduğunu onun durgunluğundan, yani oynama isteksizliğinden anlamaz mıyız? Keza ağır hastalıkların pençesine düşmüş yavrular, hastanelerde yetişkinlerin bile katlanmakta güçlük çektiği yoğun tedaviler esnasında buldukları ilk fırsatta oyun oynamaya çabalarlar. İyileşip, hastaneden kurtulduklarında doya doya oyun oynamayı hayal ederler. Ziyaretçileri onlara hediye olarak oyuncak götürürler. Çocuğu olanlar bilir; bazen çocuklar kırk derece ateşle mücadele ederken, ateş düşürücü şurubun etkisiyle biraz olsun ferahladıklarında hemen gözleriyle oyuncaklarını ararlar. Hatta acil servislere oyuncaklarıyla giderler. Oyuncaklarıyla birlikte uyurlar. Neden acaba? Oyuncak deyip geçilebilir mi? Oyun sürecini irdelemeden önce, burada oyuncağın çocuklar için taşıdığı anlam üzerinde birkaç söz söylemek gerekir. Oyuncak, adından da anlaşılacağı üzere çocukların oynamalarına yardımcı olmak üzere geliştirilmiş, kurgulanmış gerçek ya da hayalî işleve sahip araç ya da düzeneklerdir. Ne var ki bazı oyuncaklar çocukların gözünde bir oyun aleti olmanın ötesinde bir değere sahiptir. Oyuncağa atfedilen bu psikolojik anlam, oyuncağın maddi değerinden veya oyuncağın şeklinden- şemalinden tamamen bağımsızdır. Örneğin kırmızı oyuncak bir araba babayı sembolize ediyor olabilir. Anneannesinin hediye ettiği bir yumoşçuğa sarılarak uyurken, onun tatlı masallarını tekrar tekrar dinl... Devamı

İÇİMİZDEN BİRİ

2006-12-09 22:41:00

   ÇOCUĞUN DİNİ EĞİTİMİ Dr. Ayşe İzci ‘İçimizden Biri’ Din, bir takım bilgilerin alelacele öğrenilmesinden ibaret değildir. Din, herşeyden önce bir algılayış ve yaşama biçimi; bir tavır ve davranış bütünüdür. Çocuklarımıza; neyi, nasıl, ne zaman ve nerede öğretmeliyiz? İşte bu soruların cevapları, çocuklarımıza vermemiz gereken dini eğitimin yolunu-yordamını belirliyor. Birgün, kitap kırtasiye ihtiyaçlarım için büyükçe bir caminin etrafındaki alış-veriş merkezine gitmiştim. Minibüsten indiğimde olağandışı bir kalabalıkla karşılaştım. Öğrendim ki, o gün o camide meşhur bir hocaefendinin sohbeti varmış. Bu güzel tesadüfe içten içe sevinerek ben de camiye girdim. Rastgele bir yere oturdum. Az sonra, yaşıtım bir hanım, yanında 4-5 yaşlarında bir oğlan çocuğu ile beraber gelip yanıma oturdu. Selamlaştık. Onları görünce, “keşke ben de oğlumu yanımda getirseydim” diye düşündüm. Soğuk havaya rağmen, kadının çocuğuna bu manevi havayı tattırmak istemesi, doğrusu takdire şayan gözüküyordu. Kısa sürede cami tıklım tıklım doldu ve sohbet başladı. Hocaefendinin her cümlesi susuzluktan çatlamış topraklara düşen yağmur damlaları gibi gönüllere tesir ediyordu. Nefesler tutulmuş, tasavvuf deryasından yudumlar içilmeye başlanmıştı. Sohbet esnasında, biraz önce ... Devamı