BU HALE NASIL GELDİK?

2007-03-08 19:14:00

Dün anayol üzerinde bulunan durakta minibüs bekliyordum. Durakta herhalde lise talebesi olan bir kız daha vardı. Bana ‘’abi minibüs kaçta gelir ‘’ diye sordu. Acelesi vardı herhalde. Telaşlı telaşlı dolaşıyordu durağın çevresinde. Bu arada yoldan otomobiller, kamyonlar ve otobüsler gelip geçmekteydi. Genç kızımızın tavırlarından mıdır bilmiyorum geçen kamyonlar , otomobiller korna çalarak ve yavaşlayarak kızcağıza imalı davetlerde bulunuyorlardı. Bu kız ne onların düşündüğü kadınlar gibi bir haldeydi ne de yaştaydı. Evet tesettürlü değildi. Zaten herkesin  ailesi veya kızları  tesettürlü değil ve bu ülkede böyle bir mecburiyet yok değil mi? Bu adamların kardeşleri ,eşleri,kızları  hatta anneleri veya akrabaları  belki de başka bir yerlerde bu kızcağız gibi yol kenarındaki bir otobüs durağında beklemekteydiler... Onlara da acaba böyle edepsizce davranılıyor muydu? Hemen hepimizin ağzına pelesenk olan bir cümle var:  ‘’Bu ülkenin yüzde doksan dokuzu müslümandır ‘’ Hadi oradan! Hesapta yüzde yüzü de insan ama!... Bu ülkede kızını başlık parası adı altında üç paraya satan babalar bir bakıyorsunuz namus abidesi kesiliveriyorlar. Damatlarının tecavüz ettiği kızlarını aile meclisinin kararıyla katlediveriyorlar. Ve namusları tertemiz..Ya da kızlarına tecavüz eden adamın oniki yaşındaki kız kardeşini  alarak  namuslarına söz söyletmiyorlar. Bir kamyon şoförü özellikle dikkatimi çekti ve sinirlerimi, duygularımı dünyamı her şeyimi allak bullak etti. Altmış yaşlarındaki bu adam kızcağıza hem korna çalıyor hem de garip hareketler yapıyordu. Bu adam artık bu yaşta akıl baliğ  olmamışsa ne zaman  olabilirdi? Utandım, üzüldüm, gözlerim doldu.. Adama da üzüldüm, halimize de . Yüzde doksan dokuzu müslüman.. İçki içme oranları ve içenlerin yaşları... Yüzde doksan dokuzu müslüman Fuhuş  oranı ve bu mesleği icra edenlerin ... Devamı

AKIL,AKILLI VE AKILLI OLMAK

2007-02-08 22:13:00

Akıllılık bir vasıftır. Belirtileriyle kendini ortaya çıkarır ve bir işleyişin mimarıdır. Akıllı olduğu bilinen insanlara akıl danışılır. Çoğunlukla başkalarının göremediğini görmek, bir işi yaparken ya da çözüm üretirken, başka alternatifleri de devreye sokmak, farklı pencerelerden bakmak, alışılmışın dışında fikir üretmek ve uzağı görerek hareket etmek çoğunlukla akıllılarda görülen vasıflardır. Genel olarak da bir insana “o çok akıllı” dendiğinde; kârını-zararını, nerede nasıl hareket edeceğini bilen, dengeli, stratejik davranan biri kastedilir.İnsan zihni, öncelikle; kendini düşünmeye, ihtiyaçlarını gidermeye ve benmerkezci bir yaklaşımla, olayları kendi ekseni etrafında değerlendirmeye eğilimlidir. İşte eğitim, insanın zarûri ihtiyaçlarını giderinceye kadar kendisine, daha sonra da, aynı zamanda başkalarını da düşünmeye yönlendirir. Bu yönlendirmeyi en doğru biçimde “İslam Dini” yapar. Hz. Allah (cc), bizim yeryüzünde insanca-Müslümanca yaşanabilir bir dünya oluşturabilmemiz için, hem gerekli kuralları bildirmiş, hem de bunlar Rasûlullah (sav)’ın hayatında örneklendirilmiştir. Allah (cc) kullarına bunu fehmetmeleri için basîret, akıl, öğrenme gücü ve kolaylığı, merhamet, fedakârlık, sorumluluk ve bilcümle potansiyel değer ve yeteneklerden yeterince vermiş. Ve dinimiz bize, “Kendin için istediğini, başkaları için de iste.”, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”, “Haram yoldan kazanacağın bir serveti değil de, helalden kazanacağın, gerekirse azıcık aş’ı tercih et.” diyor.Bu dünya hayatında kulların yapıp ettiklerinin kaydedildiğini, âhiret denen öteki dünyada hesaba çekileceğini, mükâfat ya da cezadan hangisini hak ettiyse, zerre kadar haksızlığa uğratılmadan kişinin kendisine yansıtılacağını da Allah (cc) bildiriyor. İlk önce kendimize sonra da şöyle bir topluma baktığımızda; imansızlık, acımasızlık, sorumsuzluk, tembellik ve Allah (cc)’ın yasakladığı zina, hırsızlık, alkol, ... Devamı

BEN SANA MECBURUM

2007-01-25 19:18:00

NİHAT DAĞLI“Ben sana mecburum” Hesse’den bir selam gönderiyorum: “İnsanların büyük çoğunluğu yüzmesini öğrenmeden yüzmek istemez. Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için dünyaya gelmişler; suda değil. Ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar; düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa bundan ileri bir noktaya ulaşabilir. Ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir. Böyle biri bir gün gelip suda boğulur.” Ne dersin? İyi yüzer misin? BEN/BANA DAİR Hesse üstadımın selamı için teşekkür ediyorum. Hayat, deniz ve sorular... Hepsini birkaç cümleye sığdırmışsın. Bu kadar zor birşeyi... Ufku nerede biteceği belli olmayan bir deniz gibidir hayat; tercihimizin dışında gelip kıyılarımıza sokulan sular gibi bizi bir oraya bir buraya götürür durur. Bir ömür boyu bu denizin yüzeyinde kalmak isteriz; daha derinlere düşmemek, boğulmamak için yüzmeyi öğreniriz. İlk kulaçlamamız bir ağlama oluyor. Boğulmak istemeyişimizin ilk belirtisi bu. Ve sonrasında zalim biri gibi anne-babamızı kendimize esir ediyoruz. Hem çok güçlü, hem çok güçsüz... Güçsüzüz; çünkü ayaklarımızın üzerinde duramıyor, dahası konuşamıyoruz. Güçlüyüz; çünkü bütün bir aileyi etrafımızda döndürüyoruz. Sen gibi, ben de böyle açıldım hayata. İyi yüzebiliyor muyum? Hâlâ yüzmeyi öğrenmekle, yüzeyde kalıp kıyıda ne var ne yok diye hayatı kulaçlamakla meşgulüm desem? Hayat, öğreti sahiplerinin bize aktardığı kulaçlama tekniklerini yetersiz kılan bir çoğalma, bir yenilenme içinde. Edindiğiniz tekniklerle yetindiğinizde taze dalgalara yenilmeniz her zaman mümkün oluyor. Pazularınıza güç katmanız, içinize uzun soluklu nefesler taşımanız gerekiyor. Bunu yapıyorum desem? Her insanın doyurulmaz bir tarafı var. Kimisi iflah olmaz bir açlıkla yemeklere saldırır, kurulan her sofra içindeki açlığı kışkırtır. Kimisi yeni giysiler edinmek ister, dolaplar alamaz olur alınanla... Devamı

Bu bizim hikâyemiz

2007-01-24 07:19:00

GÜNEŞİNİ doğdurmadığımız, yağmurunu yağdırmadığımız bir dünyaya doğduk. Gözlerimizi açtığımızda, toprak bizler için binlerce şey sunmuştu/binlercesine hazırlanıyordu. Ağaçlar göğe doğru ellerini açmış yağmur dileniyor, dallarında binbir meyve büyütüyorlardı. Kuş sürüleri bir yerden bir yerlere uçarken, kanat seslerinden bir senfoni düşüyordu kulaklarımıza. Taşların üzerinden sekerek ve dağlardan aşağılara doğru dökülerek akan sular denizlere karışıyordu. Deniz, içinde sakladığı masala kulak verecek, kıyılarında konuklanacak yolcular bekliyordu. Börtü-böcek beklenen misafire sunacakları hizmetlere hazırlanıyordu. Yıldızlarla süslenmiş gökyüzü bu hazırlığa şahit oluyor, binbir ışık oyunuyla o da katılıyordu bu hazırlığa. İnsan... Yani biz... Güneşini doğdurmadığımız, yağmurunu yağdırmadığımız bir dünyaya doğduk. Gözlerimizi açtığımızda, ihtiyaç duyduğumuz her şey etrafımızda dönüp duruyordu. Güneş bizim için doğuyor, yağmur bizim için yağıyordu. Kuş sesleri şarkı oluyordu... Gönlümüz, uzayıp giden gökyüzünün ufkunda sonsuzluğa açılıyordu. Her şey bizim içindi... Efendi olmuştuk dünyaya... Her şeyden istifade ediyor, ama karşılığında bir şey vermiyorduk. Biz kimdik? Niçin var edilmiştik? Bütün bunların, bize sunulan hizmetlerin anlamı neydi? Doğan güneş, yağan yağmur, doğuran toprak, göğe doğru yükselen ağaç... ne demek istiyordu bize? Bu organizasyon anlamsız olabilir miydi? İnsan tarihi, yani tarihimiz, bu soruların cevabını arama(ma)kla oluştu. Soruların ardına düşüp varlığın sırrını, perde arkasında gizlediği manayı farkettiğimizde, bir yabancı olmaktan kurtulduk. Bizi kuşatan bütün bir varlıkla bir akrabalık hissettik. Kutsal metinler okuduk; anladık, inandık ve yaşadık... Böyle bir dünyaya niçin gönderildiğimizi, hayatın burada bitmediğini bildik. Yaratılmışların en önemlisi olduğumuzu öğrendik. Kalbimiz dirildi bu dönemlerde; vicdanın aydınlığında yaşadık... Bir çiçeğe gülümsedik, bir kelebeğin kanadında dallara konduk. Irmağın çağıltısın... Devamı